Pandeminin 13. ayında kim bilir kaçıncı kapanma ve ben…

Dün genel olarak keyifsizdim Sebepsiz İçimde adlandıramadığım ve tarif edemediğim bir sıkıntı Bazen hafifliyor bazen çoğalıyor Hüzün desem hüzün değil Korku desem değil Böyle bildiğim, tanıdığım ancak ismini koyamadığım bir his   Sonra bir öğrendim ki meğer dolunay varmış Hem de yoğun bir dolunaymış (ne demek hiç fikrim yok ancak güvendiğim kişiler söylüyorsa öyledir benim için:) “Peki” dedim “dolunaydan demek ki” Biraz rahatladım Bu bilgi bana “bu his geçecek” düşüncesini getirdi Ondan rahatladım Yoksa bu iç sıkıntısı tüm ağırlığıyla orada Oturuyor yüreğimin tam üstünde   Mezunlarla buluştuk dün akşam Mindfulness…

Üç Kapı

mindfulness

Üç Kapı Çocuklarla mindfulness programı yaparken mindful iletişim oturumunda kullandığım bir metafor var: “ağzından çıkan sözü üç kapıdan geçirmek”. Sözümüz çok kıymetli. Ağzımızdan tek bir sözün çıkabilmesi için içeride bir sürü olay gerçekleşiyor bakacak olursak. Önce bir düşünce oluyor, nöronlar ateşleniyor beynin ilgili bölgelerinde; ardından bu düşünceyi dile getirmeye karar veriyoruz, karar aşamasında beynin farklı bölgelerindeki nöronlar harekete geçiyor; konuşma eylemini gerçekleştirmek için ise dil, çene gibi kasların çalışması gerekiyor, bunları harekete geçirecek nöronlar, sinapslar ve nöral yollar ateşlenip aktif hale geldikten sonra; son derece karmaşık bir sistemle konuşma eylemi…

Kapı Aralık

Kulağımda Beatles çığlık çığlığa bağırıyor HELP!   Yardım et! Birine ihtiyacım var. Yardım et! Öyle herhangi biri de değil. Yardım et! Birine ihtiyacım olduğunu biliyorsun. Yardım et!  Küçüklüğümden beri Beatles hayranıyım ve en az sevdiğim şarkılarından biriydi bu, ta ki geçen gün kulağıma tekrar çalınıncaya dek. Yardım istemek ne demek, ne alaka, insan kendi başının çaresine bakmalı, kimseye muhtaç olmamalısın düşünceleri herkeste olduğu gibi ben de ziyadesiyle mevcuttu tabii. Bu tip durumlarda burnum düşse dönüp bakmaz, kendi kendime Amerika’yı yeniden keşfetmeye uğraşırdım. Tek başına her gün kayayı dağın tepesine yuvarlaya…

Hayatın Tam Ortasında

Geçenlerde oturmuş Netflix’te bir dizi izliyordum; Sweet Magnolias. Amerika’nın güney kasabalarından birinde geçen, aile, arkadaşlık, hayat ile ilgili kolay akan, keyifli, tam da o an için ihtiyacımı karşılayan bir dizi. Böyle kaptırmış izlerken birden oyunculardan birinin “mindfulness diye bir şey duydun mu” dediğini duydu kulaklarım. Beynim tam da idrak edemedi. Ne de olsa bağlam dışı gerçekleşmiş bir şey. Hiç beklemiyorum. Geri aldım tekrar dinledim. Cidden mindfulness diyor Dikilip kanepe in ucuna doğru oturdum. Baş karakterlerden Dana Sue yaşadığı zorlukları içine atan, her şeyin üstesinden gelmeye çalışan, tüm dünyanın yükünü omuzlarında…

Düşünüyorum, öyleyse varım!

Decartes’ın bu meşhur sözü geldi aklıma Hundertwasser’in “balkanların üzerinde İrinaland” eserine bakarken. Bu altın yaldızla çevrelenmiş gözler ne düşünüyor acaba diye geçti aklımdan, bu manzaraya, bu topraklara bakarken. Balkanlar yemyeşil doğası, bereketli topraklarıyla çekici; yaşadığı ve yaşattığı acılarla da hüzünlü ve bir yandan da uzaklaştırıcı bir yer. Resmin ortasındaki sapsarı tepeler buğday tarlaları olabilir, kurumuş ekinler de olabilir. Sıcaktan, güneşten veya bakamamaktan kurumuş… Rengarenk evler, tüm acılara inat dimdik ayakta duruyor. Var oluyor. Çünkü insan öyle. Tüm acıların içinde, ızdırabın ortasında var olma, bir şekilde hayatta kalma, duruş sergileme ihtiyacı…